KIZIL GÜNEŞ YÜREKTE

Ali Baba Karakaş – 17 Şubat 2026

Bugün kapını çaldım, aç da gireyim içeri,
koyma beni sılanın kapı eşiğinde.
Nafile… Ne açılan bir kapı,
ne “gel” diyen bir ses var beklerken.

Komşuna sordum: “Göçtüler, bekleme,” dedi,
yüreğime sıkılmış kurşun gibi yıkıldım yere.
Öyle çaresiz, öyle çözümsüzüm ki canım,
sana bir daha kavuşamaman anlatılır gibi değil.

Yüreğimdeki ateş söndü sandım, yalanmış gülüm;
ortak hayallerimiz, kurduğumuz düşler yarım kaldı.
Bir yıldızdın içimde, kayıp gittiğin o güne dek;
sensiz kalan düşleri neyleyeyim şimdi ben?

Yan yana geldiğimizde çocukça oyunlar kurardık,
birlikte gökyüzünü seyreder, yıldızları sayardık.
Tırmanırdık şeftali ağacına, dal dal meyve toplardık;
bir seferinde bekçiye yakalandık, tutamadık kahkahayı.

Elinde kızıl ağaçtan bir değnek vardı bekçi amcanın;
sen eteğine, ben gömleğime doldurduğum şeftalileri
yere saçtım, o kulaklarımızdan tutup silkelerken.
Şimdi bütün bunlar da mı yalan, sen ve ben yok muyuz artık?

Mahallemiz dağın yamacına kurulmuş gecekondulardan,
yolu, suyu yok—ortasında bir çeşme.
Akşamüstü süslenen genç kızlar, delikanlılar
metrelerce uzayan su kuyruğunda buluşurdu.

Kuyruktan memnun olanlar da vardı, mesela ben;
sevgilimi biraz daha görmek için, dokunmasam da uzaktan.
Alüminyum helkeler sıra sıra dizilir, dolmayı beklerdi,
helkesini doldurup dönen kadınların yüzü yorgundu.

On iki saat ırgatlık yapan kadınlar,
bir de su kuyruğuyla iki kat yorulurdu.
Zaman zaman kavga çıkardı, ayırmak zordu;
evlerden yine o tanıdık koku yayılırdı: kavrulan soğan.

Şafak vaktinde çalan çalar saatin sesiyle
bir bir yanardı evlerin ışıkları.
Usulca açılırdı kapılar,
bakkal yoluna düşerdi kadınlar, çocuklar, sıcak somun kuyruğunda.

Olmazsa olmazdı margarin yağı,
iki yüz gram zeytin, iki yüz gram beyaz peynir…
Yedi kişilik aile, iki küçük odada
siyah-beyaz televizyonun karşısında yorulurdu.

Kamburu çıkmış kadınlar, erkekler;
ırgattı, hamaldı, fabrikada işçiydi hepsi.
Zarif, ince boylu, saçları örgülü sarışın sevgilim ise
ela gözleriyle içime bakardı.

Yapmazdım sabah kahvaltısını çoğu zaman,
tren saatini kaçırmayayım diye.
Her sabah başka bir heyecan, başka bir duygu;
yüreğim ateş topu, elim ayağım yangın yeriydi.

Sevda düştü yüreğime;
Lokman Hekim bulamazdı derdime derman.
Nafile… Ateş doldu gözlerime,
gözyaşlarım sel oldu aktı yüreğime.

Sensiz kendi yaramı saramam gülüm,
benim yaram sevda yarası.
Sevgilim, sevdan kızıl güneş gibi düştü yüreğime;
bazen dolunaya döner, buz keser, kristallenir.

Yine de sözüm olsun sana:
kırlarda düğünümüz kurulacak, halayımız çekilecek.
Rengârenk kır çiçeklerinden taçlar yapacağım sana,
sen benim kıraliçemsin, ben de yüreğinin sılada kalan sürgünü