Ali Baba Karakaş Şiir Galerisi

Sözün umut olsun; döküldüğü her yere bahar değsin...

KIRAÇ DAĞIN ETEĞİNDE AŞK

Kıraç bir dağın eteğinde oturmuş bir kadın, Dilinde bir türkü yankılanır, Rüzgâr ezberlemiştir adını. Çiğ düşer toprağa usulca, Hüzün iner omuzlarına Soğuk bir sabah gibi. Gözlerinden süzülen yaş, İnce bir dere olur, Benim yüreğimde Sessiz bir göl gibi büyür. Bakışında yorgun bir dünya, Uzun zaman taşınmış bir kader var. Varıp desem ki sana: Sen Yörük müsün, Dağdan dağa göç eden, Kıtlığı sabırla aşan? Yoksa sürgün bir Kürt müsün, Yurdundan koparılmış, Acıyı ana dili gibi öğrenen? Belki ikisi de değilsin, Belki yalnızca bir kadınsın Hayata tutunmayı bilen. Ama bilirim; Toprak gibi sabırlısın, Dağ gibi dirençli, Sevdayı susarak büyüten. Yüreğini yaralayan her neyse, İzin ver, merhem olayım. Çatlamış toprağa düşen ilk yağmur gibi Acını içime alayım. Saçlarının gölgesinde dinlensin yorgunluğum, Kalbin benim sığınağım olsun. Çünkü sevgi artık eskisi gibi değil, Aşka yalan karıştı. Sevdalar kirletildi, İhanet kurşun gibi saplandı kalplere. Menfaatle ölçülür oldu duygular, İnsan, insana uzak düştü. Ama senin gözlerinde Hâlâ temiz bir bahar var. Dokunulmamış bir sevda, Kirlenmemiş bir umut. Bir bakışınla Bütün yorgunluğum susar. Gel, Bu kıraç dağın eteğinde Aşkı yeniden yazalım. Ne yörük göçte kalsın, Ne Kürt sürgünde; Sevgi menfaate yenilmesin, İhanet adımızı bilmesin. Ben sana yürek olayım, Sen bana yurt. Dünya yıkılsa da Aşk, ikimizin arasında Dimdik kalsın.

Oku

KIRILAN KADEH OLSUN

Bu gece meyhane meyhane dolaştım Ne sarhoş olabildim Ne de efkar atabildim Kemancı yüreğimi çiziyorsun. Vur darbukacı dağıtayım efkarı Bu gece her ne yaşandıysa Sırrımız olsun kırılan dökülen Hıçkıra hıçkıra ağladığımı. Kimseler bilmesin özlediğimi Onun için ağladığımı unutamadığı mı? Meyhaneci... Kırdığıma döktüğüme affola Doldur meyhaneci kırmızı olsun Boş kalmasın kadehim Bir türkü çal bağlamacı İçinde ayrılık geçmesin. Hüzünlü olsun ağlayım Varsın ağlatsın sazın telleri Dökülen gözyaşlarım olsun Kırılan yürekler olmasın. Onarması çok zor kırdığın sevdiğinse Gece bitiyor yıldızlar vedaya hazırlanıyor Meyhaneci... Siparişimi al gün başlarken. Bir kırmızı şarap şişe Mezesi Türkü Şiir içinde ayrılık olmasın Helle yalan hiç olmasın Katıksız sevgi garnitürü olsun. Ayrılık olmayan sevda olsun Kemancı sen dur... Sen çaldıkça yüreğime jilet sürülmüş gibi Yanıyor yüreğim avcının kurşunu gibi. Yaralıyım acılar içindeyim Sürüsünde koparılmış ceylan gibiyim...

Oku

GOŞKAR BABA’DAN BERİVAN’A

Varto, taşın bile hafızası olan bir yerdir. Goşkar Baba’nın dağları yüzyıllardır susarak anlatır olanı biteni. O dağlardan bir ses indi mi vadilere bilinir ki, ya bir acı konuşur, ya da bir kadın. Berivan, adın sabahın en erken vaktidir burada. Güneş henüz söze başlamamışken sen başlarsın hayata. Emeğin süt kokusudur, ellerinde dağın soğuğu, yüreğinde yazdan kalma bir sıcaklık. Goşkar Baba’nın deresi sesini senden öğrenmiştir sanki; taşa çarpıp çoğalır, susmaz, yorulmaz. Sen yürüdüğünde su bile yolunu değiştirir. Kuğu Tepesi vardır ya, sabah güneşini en yalın, en yakın izleyen yer... İlk ışık oraya düşer, sonra bütün Varto’ya yayılır. İşte gözlerin öyledir senin ilk bakışta doğan bir gün gibi. Bakan, karanlığını unutur. Gözlerin... Kaç çoban yazabildi o gözlere? Kaç dengbej, kaç şair sesini kaybetti bakışlarında? O gözlerde bir dağ susar, bir nehir konuşur, bir memleket ayağa kalkar. Güzelliğin süsle gelmez, yerinde durur. Taş gibi, dağ gibi. Bakınca insan, diz çökmek ister, dokununca, incitmekten korkar. Sesin yükselince türkü olmaktan çıkar; hikâye olur, yük olur, emanet olur. Dengbejlik dediğin sesin omuzlayabilmek se eğer, sen sözün kendisi olmuşsun.. Aşk mı bu? Evet... Ama Varto’da aşk bağırmaz. Aşk burada bakışta durur, sesin içinde saklanır, saygıyla büyür. Berivan, Goşkar Baba şahittir, Kuğu Tepesi bilir. Güneş her sabah ilk sana dokunur. Ben dinledikçe kalbim Varto olur, yolum sana çıkar, özüm özüne varır. O gözlerde geceyi unutan bir ay var sabahı erken çağıran bir ışık Sen bakınca dağlar yer değiştirir. zaman susar Berivan konuşur.

Oku

ÇOCUKÇA SEVGİ OLMALI

Uzakta seni sevmek yetmiyor, Yetmiyor bana can cana olmayınca. Sol göğsüne başımı koymadıkça, Ellerin saçlarımı usul usul okşamalı. Gözler aşkla sevişmedikçe Şafak koynuna düşer mi? Pencereyi açık bırak, rüzgâr dolsun; Üryan bedenlerimizi rüzgâr örtmeli. Vapur güvertesinde çaylar yudumlanır, Pelikanların dansına dalarız, kadınım. Deniz kokusu parfümüne karışmalı, Saçların savrulur rüzgârda, kestane rengi. Bırak dağınık kalsın saçların, Yanaklarımı usulca okşasın, şehvetle. Sen pelikanlara simit savur, Ben ellerine, gözlerine sessizce akayım. Vapurun korna sesi böler bakışanları, Uzaklardan bir kaval sesi yürek paralar. Kadıköy vapur iskelesinde işportacı çocuk, Mendil satan, yalın ayaklı, mavi gözlü çocuk... Memleketim sende, sevdalar acı çekiyor; Bu şehre aşk gelmeli çocukların gözünde. Masum bakışlarda sevda, aşkla büyümeli, Gönlüm sevgini yaşamak ister çocukça.

Oku

ISSIZ VADİNİN AĞITINDA SENİ ARADIM

İki dağın arasında bir kulübeye sığındım, Issız vadinin sık ormanlarında saklandım. Gökyüzü mavi kristal gibi berraktı o gece, Ay telaşla göle akıttı renklerini sessizce. Mor menekşeler serpti kokusunu serinliğe Ben ilk darbe mi orada duydum içimde. Vadi kaç yasaklı sevdaya kucak açmış meğer, Ben kırılmış kalbimi toplamaya mecalsiz bir seher. Dökülmüşüm dünyanın dipsiz kuyularına, Yorgun düştü yüreğim zamansız darbelere. Yetemedim dünyanın çetin hallerine Her nefesimde bir ukde yaktı canıma. Yaslanmışım gökyüzüne, hayaller kervanım yürür, Keşkeler yüklenir, rüzgârı acıyla savurur. Ruhum rulet gibi döner karanlığın içinde, Gönül senin elinden kaçtı; Ben mi sana yetemedim, zaman mı? Zamana yenik düştü yıkılan tüm yanlarım. Bir rüzgâr esti uzaktan, vadiye şiir döktü, Her mısrası içimdeki sızıyı söktü. Ben kendimi sende buldum çöken gecelerde, Yolumu aydınlatan ışık bile kayboldu sözlerinde. Yenildim, kabul; kirli kalpler aldı hevesimi, Ama yine de aradım seni, gecenin nefesinde. Sonra bir siluet belirdi vadinin kıyısında, Elbisesi rüzgârla dalgalanan bir masal kadın. Saçları zifirî gece, gözleri kandil ışığı Yanağına düşen ay, gül kurusu ılıklığı. Sesinde hem hüzün hem bahar vardı; Beni yarım bırakan zamanın ilacıydı sanki. Uzak diyardan gelen bir Leylâ mıydı o? Yüreğine çöken gamı saklayan bir ceylan mı? Dokunsam dağılır mıydı, yoksa beni mi toplardı? Adı yoktu ama ruhu aşinaydı karanlığıma. Mecnun gibi düştüm ayak izlerinin peşine Ateşten geçsem, yine arardım onu gecenin eşiğinde. Şimdi rüzgâr savurdukça şiirimi vadinin içinden, Aşkımın sesi ulaşsın diye dağların üstünden. Kırık kalbim seninle yeniden nefes alsın, Geceye yazdığım adın yeni bir güneş doğursun.                                                                                                                                                                            Ben bu dünyada kaybolmuş bir âşık değil, Seni arayan bir nefesim: Leylâ’sını bekleyen Mecnun misali.

Oku

ANADOLU ASİ KADINI

Bahar yağmurları gibi çağlasın yüreğin Ay düşsün koynuna, gözlerinde yıldızlar Heybetli bakışın ne yürekler paraladı Bir bakışınla dağlar devrildi kadınım Anadolu’nun asi ve aşk dolu kadını Rüzgârlara sal saçlarını, bayrak bayrak Omzun güneşe yaslanmış, saçlarında kelebek Toprağın bereketi gibi doğurgan ve dirençli Dudaklarında en güzel sevgi sözcükleri Ela gözlerin uzaklara dalar Kısrak üstünde cirit kuşanmış kavga kadını Yüreğinde sevda, elinde cesaret taşır Yayla kokar tenin, dağ rüzgârı gibi serin Kına yakılmış ellerinle ekmeğe umut katarsın Bir türkü gibi yankılanırsın bozkırda Her ezgide bir başka sevda anlatırsın Geceleri yıldızlarla konuşur gözlerin Gündüzleri güneşe meydan okur duruşun Sen hem ana, hem sevgili, hem yoldaşsın Bir halkın direnişinde en önde yürüyen kadın Seninle başlar bahar, seninle yeşerir toprak Seninle çoğalır sevda, seninle büyür umut Anadolu’nun asi ve aşk kadını Sen şiirimin, yüreğimin en derin kıtasısın Gözlerinde tarih, sesinde ağıt Yüreğinde bin yıllık sabır ve sevda Seninle yazılır destanlar, türküler Seninle dirilir Anadolu’nun rüyası Ey kara gözlüm, yürek yakan kadın Seninle yanar, seninle parlar bu şiir Her dizede se hem vuslatım, kadınım.

Oku

GEÇ KALDIN GÖNÜL AŞKA

Yol uzun, ömür kısa yürümeye Yetemedim sana gönül, affet beni Memnun edemedim seni bir kere Vazgeç benden artık, ben çoktan tükendim Dost aramaktan yorgun düştüm Hakikat peşinde gönül kalmadı Dünya karanlıklar içinde bir zindan Sen beyaz görünürsün ama var olamazsın Vicdanlar delik cep gibi, dökülüyor bir bir          Ne insanlık kaldı ne de vicdan Dost bildiklerim ekmeğime göz dikti Sevda sandım, inandım, yüreğimi verdim Ne gerçek bir dost bulabildim ne de sevda                                                                                                        O da cebime baktı, meğer yalanmış Kiminle yola çıkayım, kim kaldı dost Gönül, sen geç kaldın temiz dünyaya Son kalan dosta da yetişemedin                                                                                                                          Geç kaldın, güzellikler tükendi Dost bildiklerim nefesimi kesti Gözümdeki ışığı söndürdüler Geç kaldın gönül, arama artık sevdayı                                                                                                                Ömrün yetmedi doğru insana Çığlıkların doğruya ulaşmadı Aşka sesin olmadı... bari sen sus.

Oku

GIMGIM, CİVARKA, SÜRGÜN

Al beni, götür Gımgım’a, Gımgım’ın soğuk sularına. Sal hüzünlerimi derinlerine; dağlarını özledim, kenger kokusunu özledim. Buram buram geven kokusunu özledim, ben annemin mezar taşını özledim. Ben doğduğum evi özledim, çocukluğumun iz sürdüğü eşiği. Özgür koştuğum dağları özledim, çağlayan nehirleri, çobanlık günlerimi. Ben köyümü özledim, Civarka’yı özledim iliklerime kadar. Alın beni, götürün Civarka’ya; gurbet can yakar, içten içe çürütür. Tutsak oldum bu gurbetin duvarlarına, sürgün diyarı ne çok acıtır yüreğimi. Ne çok acıtır beni bu sürgün diyarı; dilime kelepçe vurdular. “Ben konuşursam Zazaca, vatan bölünürmüş, bayrak iner, ezan susarmış” dediler. “Ben konuşursam Zazaca, Kürtlüğüm duyulurmuş, hükümdar rahatsız olurmuş” dediler. Kahpe hüküm sahipleri, bilin ki: dilime, kültürüme kelepçe vursanız da ruhum özgür, o dağların asi ruhudur. Okul yolunda yalınayak çocuklar, defterlerinin arasına saklar anadilini; öğretmenin bakışı demir bir kapı gibi her “lo”, her “daye” sözcüğüne kilit vurur. Tahtaya kalkar utangaç bir çocuk, yanlış Türkçeyle kekeler adını; arkadan kahkaha, öne falaka iner, “Bir daha konuşma!” diye çatlar bastonun sesi. O gün küçük bir kalp Civarka’dan kopar, Gımgım’ın sularına düşer sessizce. Yıllar geçer, o çocuk büyür sürgünde; her dil öğrense de anasının sesiyle ağlar gizlice. Al beni, götür o sese, o dağlara; Gımgım’ın suyuna değsin yüzüm, Civarka’nın toprağına düşsün gölgem. Bilsinler: ben dönersem eğer bir gün, zinciri kıran kelime yine Zazaca olacak. Beni Gımgım’a götürün, köyüm Civarka’ya götürün; orada bir çocuk hâlâ çobanlık yapıyor içimde, orada dilim serbest, gökyüzü serbest, orada hiçbir hükümdar dokunamıyor ruhuma.

Oku

HEYBEMİ ASTIM ÇINARA

Topladım kirli ne varsa, heybeme sığmadı. Ömrüm takvim yaprakları gibi döküldü, beni benden çaldılar, hüzne boğuldum. Pencereme bir martı gelmiş, hüzün bırakmış; benim hüzünlerim yetmezmiş gibi sessizlik çökmüş haykırışlarıma. Renkler anlamını yitirdi, gri her yer; akbabalar çökmüş, her yer talan. Ne çok birikmiş canımı yakan hüzünler. Ne bir dost buldum cemal cemale, ne de sohbetinde kendimi buldum. Dost bildiğim sofralar küf kokuyor, lokmalar boğazıma ilmek ilmek düğümleniyor. Bir çocuk çığlığı asılı kulaklarımda, okul avlusunda susturulan anadilim. Her harfi suç sayan soğuk bir ses, heybeme doldurdu büyümeyen yıllarımı. Her şehirde başka bir yüz taktım, adımı kısaltıp izimi sildiler. Yine de geceleri fısıldar içimden Babamın Zazaca öyküleri, dağların diliyle. Kahrolası, yürekleri kahreden zalimler; tırnaklarımda topraktan kan kokusu. Kirlendi toprak; insan özü temiz kalır mı? Sorgu sual etmeyin, parçaladılar yüreğimi. Ellerim korku kokuyor, değdiğim her şeye siniyor. Çınarın gövdesine döktüm kirli ve canımı acıtan ne varsa.

Oku

YASAKLI ALFABENİN AŞKI

Al bu canı benden, yok say beni, götür doğduğum toprağın koynuna. Hayat, sen bana cömert olmadın; sürgün diyarlarını yükledin omzuma. Sevdim, canımdan vazgeçecek kadar, ama dilim kilitli, ismim sanık. Bir Türk kızına bakmak bile suç sayıldı; “Bölünür vatan.” dediler, “Sus.” dediler aramıza. Boynuma görünmez bir “Kürt” kolyesi astılar; esmerim, dağlıyım, uzak bir ülke dediler. Masallarım gizlendi, öykülerim yakıldı; ben yasaklı ninnilerin çocuğu kaldım. Yatılı okul avlusunda üşüyen çocuk bendim; Zazaca bir heceye tokat, Kürtçe bir söze falaka. “Unut adını, unut dağını, unut köyünü.” diye kazındı tenimize beyaz tahta kadar kara sözler. Sınıfta o kız gülünce bahar olurdu içim; saçları güneş, gözleri serin bir dere. “Seviyorum.” desem suç delili sayılacak diye yuttum kelimeyi, boğazımda düğümlendi ülkem. Soyadımda dağ, alnımda görünmez kara yazı; onun isminde şehirler, meydanlar, resmî marşlar. Ben yalnız yüreğimle ona yürümek istedim, onlar toprağımla onu birbirine kelepçelediler. Şimdi alfabem Anadolu toprağına gömülü; mezar taşsız harfler uyuyor derinlerde. Yalnız içimden fısıldıyorum: “Gülüm, ben seni sevdim; sınırları yıkmadan sevdim.” Bir şafak vakti güneş bize de güler elbet, dilime kelepçe vuran eller solup gider. O vakit filizlenir küllenmiş ülkem, ve ben korkusuzca söylerim: “Ben Kürt’üm, Zaza’yım, sevdalıyım sana; hiçbir bayrak, hiçbir ezan susmaz bu yüzden.”

Oku

ERZİNCAN’DA KALAN SEVDAM

Erzincan’da kaldı yüreğim, Coşkun nehir gibi çağlar içimde. Ela gözlerime yaşlar düştü yaban ellerde, Mavi kamelya gibi boynum bükük yokluğunda. Kilim dokur gibi ilmik ilmik işledim sevdayı, Irmaklarına kat beni, akayım yüreğine. Lal olsa dilim, gözlerim anlatır seni, Iraklarda kaldı yüreğim, bedenimde alevler. Çarmığa gerildim, doğru yoldan sapmadan, Cihana haber salın: Dersim’in asi kızıyım. İnce ince kar taneleri gibi yağdı yüreğime sevda, Her tanesi bir özlem, bir sitem, bir çağrı. Yokluğunla soldu içimdeki bahar, Bir bakışınla yeşerir kuruyan dallarım. Ten kokunu özledim, bir tas ayran bahane, Gül yüzünü göreyim, soluklanayım yanında. Yüreğimde çoban ateşi, odunu meşe, Yanık yanık türkü tutturmuş saçları örgülü. Bir bakış attın, köz düştü yüreğime, Alev alev yanarım, seninle serinlerim. Sevda bir ressam gibi dokundu ruhuma, Her renk seninle anlam buldu tualimde. Şairin kalemi tükenmesin aşkı yazarken, Ben yüreğime anlatamadım, sen anla beni.

Oku

MEVSİMİN GÜLÜ KASIMPATI

Mevsimin gülü, gönlümün sevdası; Kasım sabahında şehir üşüdü. Sokaklar sustu, yağmur konuştu, kasımpatı kokusu karıştı yağmura. Sokak lambası yorgun, titrek ve sönük; yolunu mu kaybettin, güzel? Hangi rüzgâr savurdu seni kasımda; saçların ıslak, kasım gibi soluk. Saçının yanına bir beyaz kasımpatı; yeşil paltonda titreyen narin bedenin. Yağmurdan sonra gökkuşağı mısın; sessiz gözlerim kaç tur attı peşinden. Adım atmaya dizlerimde fer yok; kaç kez sözlendim, dilim lâl oldu. Bir bakışın içimde şimşek çaktı, ne çok soru düştü aklıma o anda. Titredi dudaklarım haykıramadım; bildin mi, yabancı diyarların gülü? Toprağın yağmura aşkını bilirsin, günebakanın güneşe sevdasını da. Şairim, yüreğine düşen: seni anlatmak; kasım soğuğu sinmeden cümlelere, yağmur süpürmeden bize yazılan şiiri mevsimin rengi, gönlümün sevdası diye. Şimdi elimi tut, ısınsın şehir; kasımpatı kadar dirençli olsun kalbimiz. Kasım geçer, kokun kalır üzerimde. Ali Baba der ki: Adınla ısınır içim.

Oku

ZEYTİN AĞACI GÖLGESİ

Gözlerde parlayan özgürlüğün ışığı, aşkın ateşi yürekte yanar. Doğanın kucağında, serin bir rüzgârla baharat kokuları göğe karışır. Zeytin ağaçlarının gölgesinde sevda; her adımda çiçekler açar yollar. Kırlangıçların şarkısında hürriyet, sedir dalları usulca bizi sarar. Karanfil kokulu rüzgârın tatlı dokunuşu, kırmızı biberin acısıyla canlanır ruhlar. Tarçınla tatlanır aşkımızın yolu, defne yaprağıyla süslenir umutlar. Zeytin dalı barışın dilidir, kökleri taşın hafızasında derindir. Kırdıkça zeytini, böleriz ekmeği tuz, yağ, gülüş... sofrada çoğalır ömrümüz. Akşam iner; yapraktan yıldız süzülür, ay denize ince bir yağ sürer. Gölge uzar, korkular kısalır, adını fısıldarım gece genişler. Bir bahar sabahında, doğayla el ele: özgürlüğün, aşkın, baharatın kokusu... Sonsuz mavilikte yüzerken hayaller, sevda denizinde buluruz kendimizi.

Oku

YOKLUĞUNDA GECELER ÜŞÜR

Yokluğunda geceler ıstırap, Bir tek sesin düşse odama, Böler gecenin sessizliğini, Karanlığa aydınlık olur varlığın. Üşüyorum sevgilim, bedenim değil, Yüreğim buz kesmiş sensizliğe. Ruhum hayaline, dudaklarım ismine, Gözlerim gözlerine takılı kaldı. Ten kokun yastıkta, yorganda kaldı, Gecelerin hazzı dudaklarımda. Bir de şehvetli sevişmelerin kaldı, Beni benden alan gözlerin sevgilim. Yıldız kayar gibi düştü gözlerin gözlerime, Aşkla koynunda sarılmana özlemim. Gözlerim tavana takılı kaldı yokluğunda, Kapıda gözlerim, kulaklarım bir sese. Yolunu bekleyen kalbim kilit gibi asılı, Bir daha duyar mıyım sesini? Kulaklarıma “seni seviyorum” fısıltını, Sevdiğini söyleyecek dilin bir daha söyler mi? Aşkla bakışların kaldı gözlerimde, Usulca dokunuşların parmak uçlarımda. Bedenimde hatıraların iz bıraktı, Bir de çılgın sevişmelerin sevgilim. Pencereme bir güvercin kondu, Sürüsünden kopmuş, yapayalnız. Uçtuğun diyarlara, konduğun ağaca, Benden selam götür sevdiğim kadınıma.

Oku

KARANLIĞIMA DOĞAN GÜNEŞ

Bugün çok yalnızım seni düşlerken; Kafesteki bir serçe kadar ürkek, Anneden koparılmış masum bir çocuk kadar ağlamaklıyım. Ağzından memesi çekilmiş bir bebek gibi Hırçın ve öfkeliyim; Öfkeliyim yalnızlığıma, Güneş doğmayan karanlığıma. Aydınlık arıyorum bir tek ışık, Bir umut yeşerir mi yeniden içimde? Yalnızlık, barbar bir düzen kadar zalim; Küf kokan bir hücre kadar acısın. Sonu görünmeyen bir tünel gibi telaşlısın; Yıldızlara kollarımı açtım bu gece, Bir dilek tuttum içinde sen ve ben. Tez vakit ola sevgilim, Bu beden toprağa yar olmadan Yalnızlığıma şafak gibi doğ. Özledim gülen gözlerini sevgilim, Sevgiyle bakan yıldız bakışlım. Sılada sevda hasreti yokluğunda Yüreğime ok gibi bir hüzün saplandı. Bağrımı açtım güneşe karşı, Seni ve sevdamızı anlattım çıplak bedenle. Sevgilim... sensiz geçen her anım Yaşanmamış zamana döndü. Öpüşmelerin kaldı gecelerimde; Zifiri karanlıklar içinde Ruhum eksik yokluğunda.

Oku

ÇOBANIN MAVİ DÜŞÜ

Çoban oldum, düştüm dağlara Kavalımda aşkın ezgisi yankılanır Sevda türküleri dolsun vadilere Dağdan dağa sevda köprüsü kurulsun Harput’a yol almış gönül gözüm Gönlüme sevda düştü, engel tanımaz Güneşe boy vermiş gülüşlerinde aşk Gözlerinde yıldızlar, geceme umut Maviye düşlerimdeki kadınım Gönlümdeki sana vurgunum Ruhumu saran sevdana hapsolan ben Sol yanım yangınlarda, sana sevdam Ararsan beni Hazar Baba Dağı’ndayım Rengârenk fistanını giy de gel kadınım Taranmış kömür karası saçların İki örgüye mavi ve beyaz kelebek takmışsın Yaylalarda yankılanır adın Kavalımda her ezgi sana çıkar Bir bakışınla yeşerir bozkır Bir gülüşünle dağlar bile susar Ey mavi düşüm, yüreğimin kadını Seninle başlar sabah, seninle diner gece Bir türkü gibi içime işleyen sevdan Ben seni dağlarda değil, yüreğimde beklerim

Oku

SILAYA TUTSAK

Bedenim sana tutsak, sıla; ruhum yaşanmışlıklara. Bugün kapımı çalan sen ol hasretimdeki sen, gülen gözlüm. Gözyaşlarımla suladım sevdamı, yüreğimde sevgiyle büyüttüm. Umutlarımla filizlendi sevdam; yüreğimdeki sen, sevgilim. Sal beni düş yakamdan, sıla; sende özlemler çoğaldı. Hasretim ruhumda kasırga; gözlerindeki gülüşte kaldım. Avuçla gözlerindeki yıldızları; bir dilek tut, sal gökyüzüne. Yıldızlarda gözlerini seyredeyim; yıldızlara karışsam gözlerini. Bulutlar yağmur olsun; yağmur olup toprağa düşsem. Ben yağmur, sevdam toprak filizlensin sevdamız, aşk. Başaklaşalım, büyütelim aşkımızı; üzüm olalım, salkım salkım. Sevdamız kırmızı şarap olsun dolsun kadehler, içelim aşk ile. Işıldayan gözlerin karanlığıma fener; şarabının adı Gönüldaş olsun. Mahzen, sevda pınarı; kadehler aşka, sevdâya yudumlar.

Oku

SÖĞÜTTE KALDI ANILAR

Senli geceleri arar gözlerim, sevdiğim; senden bana kalan tek hatırayla yaşıyorum. Her üşüdüğümde sızlar yüreğimin eski yarası; bende kalan anılara sarılıyorum sessizce. Güzel bakışlarının kurduğu hayallerde kaldım; gecelerin aydınlığını sende öğrendim. Göle düşen yıldızların parıltısı, kurbağaların sesi... gözlerindeki o ince fenerde saklandım ben. Gecenin keyifli gösterisini seninle seyreder, ten kokunda dem tutardı ruhum. Kurduğumuz hayalleri suya salar, şafakla birlikte yeniden doğardı tenlerimiz. Adlarımızı kazıdığımız söğüt kurumuş şimdi; o kaç geceyi sabaha erdirdi kim bilir. Söğüt saklardı sevişmelerimizi; her bir dalında ayrı bir anımız dururdu. Döndüm yine o söğüdün gölgesine gizlice; kabuğuna dokundum, elime sesin siner gibi. Rüzgâr yapraklarını savurdukça usulca, sanki kulağıma “döndüm” dedin, inanmak ister gibi. Yokluğunun ardından kayboldu izlerimiz; bende kalan ne varsa acıyla yanıyor içimde. Göle vardım: göl yok, su yok, bütün yüzey çamur... Bilemem, ömür yeter mi sana yeniden kavuşmaya.

Oku